“`html
18 Ocak 2026 tarihinde Suriye Geçici Hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 6 Ocak’tan bu yana süregelen gerginlikler, imzalanan ateşkes ve entegrasyon anlaşması ile sonuçlandı.
Anlaşma ile ilgili olarak SDG’den önce açıklamalarda bulunan ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, bu süreci “eski rakiplerin birbirlerinden ayrılmak yerine birlikteliği tercih ettiği önemli bir dönüm noktası” olarak tanımladı.
SDG, pek çok güçten savaş tehdidi aldıklarını belirterek, muhtemel bir iç savaş riskini göz önünde bulundurarak Deyrizor ve Rakka’dan Haseke’ye doğru geri çekildiklerini ve bu bağlamda anlaşmaya vardıklarını açıkladı.
Gelecek Partisi Bursa Milletvekili ve eski büyükelçi Kâni Torun, Suriye’deki ateşkesi ve bunun Türkiye’deki çözüm sürecine olası yansımalarını değerlendirdi.
“SDG’nin taleplerinin askerî yollarla elde edilmesi mümkün değildi”
Ateşkese ulaşmadan önceki süreç, Suriye ve Türkiye açısından nasıl ilerledi sizce?
Bu süreç, 10 Mart’tan bu yana esasen SDG cephesinde atılması beklenen adımlar üzerinden şekillenmişti. Ancak SDG’nin gerekli adımları atamaması, hem Türkiye hem de Suriye tarafında, meselenin diplomasi ile çözülemeyeceği yönündeki kanaati güçlendirdi. ABD’nin mutabakatı ve özellikle Paris’te imzalanan anlaşmadan sonra, İsrail ile de bir fikir birliğine varıldı. Buna göre, İsrail bu sürece doğrudan müdahale etmeyecek, karşılığında sahadaki aktörler de İsrail’in güneydeki işgalleriyle ilgili eylemlerine müdahale etmeyeceklerdi. Bu başlangıçtan sonra askerî operasyonlar hayata geçirildi.
Zaten SDG’nin sahadaki taleplerinin askerlik yöntemleriyle elde edilmesi mümkün değildi; bu noktada diplomasiye daha fazla ağırlık verilmesi gerekiyordu. Fakat sahadaki çoklu yapı, diplomatik süreçleri ciddi şekilde engelledi.

ŞEYH MAKSUD VE EŞREFİYE’YE SALDIRILARDA 3. GÜN
SDG: Halep’te askerî varlığımız bulunmuyor
8 Ocak 2026
10 Mart’tan 31 Aralık’a kadar somut ve etkili bir adım atılmadı. Zaman zaman ‘geri çekilme’ ve ‘teknik anlaşma’ gibi açıklamalar yapıldı ancak bunlar sahada karşılık bulamadı. Bu süreç, SDG’nin daha sağlam ve güven verici adımlar atması gereken bir süreçti fakat etkili bir sonuç elde edilemedi.
Askerî açıdan kazanılması mümkün olmayan Halep’te, gereksiz yere can kayıpları yaşandı. Halep’teki mahallelerin kontrolü zaten zordu. Ardından gelen geri çekilme, hükümeti daha da cesaretlendirdi. Sonuç olarak, SDG, 10 Mart Mutabakatı’nın çok altında bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Ancak bu durum, bazı açılardan SDG için olumlu sonuçlar doğurabilir.

“Aşiretlerin taraf değiştirmesi kolaydı”
Nasıl? Şu anda kontrol ettikleri toprakların yaklaşık yüzde 40’ını kaybetmiş durumdalar.
O bölgeler zaten SDG’nin denetiminde değildi. IŞİD’le mücadele sırasında ABD ve geçmişteki Esad yönetimi, bu yapıların belirli bölgeleri kontrol etmesine ve petrol ticareti yapmasına göz yummuştu. Bu durumun devam etmesi mümkün değildi. Arap aşiretlerin taraf değiştirmesi ise oldukça basitti. SDG’nin demografik olarak zayıf olduğu bir bölgeyi kontrol etmesi beklenemezdi; bu ancak bir anlaşma ile mümkün olabilirdi. Fakat anlaşma zemini mevcut değildi.
Sonuç olarak, SDG fiilen kendi “çekirdek bölgesi” olarak tanımladığı alana geri dönmek zorunda kaldı. Eğer bundan sonrası için daha akılcı hareket ederlerse, Suriye içinde demokratikleşmeye katkıda bulunan, siyasi parti ve sivil siyaset kanalları aracılığıyla Suriye’nin bir parçası olarak varlıklarını sürdürebilirler. Böyle bir durumda önü açık görünüyor. Zaten yapılan anlaşma gereği silahların bırakılması söz konusu. Ancak bu çizgide kurulacak siyasi bir partinin, muhtemelen o bölgede etkili olması mümkün. Dolayısıyla, şu aşamada SDG açısından bir kayıp gibi görünen bu durum, uzun vadede daha sağlam bir yapı oluşturabilir.
Diğer yandan Suriye hükümeti, ülkenin büyük bir kısmında kontrolü ele geçirmiş durumda. Bu, Şam yönetimine önemli bir özgüven kazandırdı. Eğer bu özgüven, pozitif bir şekilde kullanılabilirse; anayasa çerçevesinde eşit yurttaşlık ilkesinin Kürtler, Dürziler, Aleviler, Hıristiyanlar, Türkmenler ve diğer tüm azınlıklar için kapsayıcı bir siyasetle uygulanması, Suriye’nin birliği, bütünlüğü ve gelecekteki refahı için kritik sonuçlar doğurabilir.
“Türkiye’deki süreçte ilerleme kaydediliyor”
Türkiye’ye dönüp bakacak olursak, Suriye’deki çatışma sürecinin Türkiye’deki çözüm sürecine ciddi bir zarar vermediği görüşüne katılıyor musunuz?
Kesinlikle, çünkü Türkiye’deki süreç aslında Suriye’den bağımsız olarak başlamıştı. Temel hedef, Kandil’in terkedilmesi, PKK mensuplarının Türkiye’ye dönüşü ve örgütün feshi idi. Fesih meselesi fiili olarak gerçekleşmiş oldu.
Türkiye, Suriye’deki gelişmelerin netleşmesi için süreci bir süre yavaşlattı; ancak şu an için Türkiye’deki sürecin önü açılmış gibi görünüyor. Bundan sonra, daha hızlı bir ilerleme kaydedebilmek adına ciddi bir engel kalmadı. Dolayısıyla, Türkiye’deki süreç eskisinden daha hızlı bir süratle devam edeceğini öngörüyorum.
Bu aşamada yeni jeostratejik durum ile özellikle ABD’nin bölgeye dair yaklaşımını doğru bir şekilde analiz etmek önemli. Bu durumu iyi değerlendiremeyen aktörler, güç kaybetmeye mahkum. ABD’nin nihai tercihinin merkezi yönetimler olduğu uzun bir süredir belli. ABD’nin bölgedeki yeni stratejisi, devlet dışı silahlı aktörlerin bertaraf edilmesi üzerine kurulu. Bu nedenle sahada tüm aktörlerin bu gerçeği kavrayarak hareket etmesi gerekiyor. Bunu zaten uzun zamandır dile getiriyorum, televizyon programlarında da defalarca ifade ettim.
ABD, bölgedeki ilişkilerini devletler üzerinden yürütmeyi ve merkezi yönetimleri muhatap almayı tercih ediyor. Yeni stratejik çerçeve bu yönde şekilleniyor. Bu çerçevede devletlerin ve merkezi yapıların güçlendirilmesi hedefleniyor. Mevcut gelişmeler de bunu destekliyor. Aynı yaklaşımın Irak’ta da karşılık bulacağı düşünülüyor. Önümüzdeki dönemde Irak’ta, özellikle Haşdi Şabi’ye yönelik daha ciddi gelişmeler yaşanması ihtimali var.

Kâni Torun hakkında
Gelecek Partisi Bursa Milletvekili ve eski büyükelçi.
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Türkiye’nin farklı bölgelerinde doktor olarak görev yaptı. Marmara Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. Marmara Üniversitesi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde akademik kariyerine devam etti.
1996 yılında İngiltere’ye gitmiş, burada Doctors Worldwide (Yeryüzü Doktorları) kuruluşunun kurucularından biri olmuştur. 2001-2011 yılları arasında bu kurumun CEO’luğunu üstlenmiş, bu süreçte ağırlıkla Afrika kıtasında pek çok yardım ve kalkınma projesini yönetmiştir. 2011 yılında Somali’ye Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi olarak atanmış, bu görevi 2014 yılına kadar sürdürmüştür.
2014 yılında Başbakan Başdanışmanlığı görevine atanmıştır.
7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde Bursa’dan AKP milletvekili seçilerek Meclis’e girmiştir. Bu dönemde Meclis Dışişleri Komisyonu’nda başkanvekilliği ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye grubunda üyelik yapmıştır. 24 Haziran 2018 seçimlerinde aday olmamıştır.
1959 yılı, Artvin doğumludur. (TY)
“`