“`html
Bu yazı, 5-6 Eylül 2025 tarihlerinde gerçekleştirilen Celal Başlangıç Barış Gazeteciliği toplantısında Hrant Dink Vakfı’ndan Liana Erişsever ve Elif Erol’un sunumlarından derlenmiştir.
Bianet tarafından düzenlenen Celal Başlangıç Barış Gazeteciliği Atölyesi’nde, “Medyada Temsil Sorunları, Çeşitlilik ve Çoğulculuk” ana başlığı altında, medyada yer alan Lozan azınlıklarının temsil durumu ele alındı. Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin basındaki temsilleri ile bu kimliklere yönelik nefret ve ayrımcı söylemler üzerine kapsamlı bir tartışma yapıldı. Türkiye’de basının, toplumsal olayları aktarırken sıkça mevcut önyargıları yeniden ürettiği ve yaygın nefret dilini pekiştirdiği gözlemleniyor. Medyadaki hâkim söylemler, farklı kimliklere karşı olumsuz algılar yaratmakta ve toplumsal kutuplaşmayı artırmaktadır. Medyada farklı kimliklerin temsili bu nefret dili çerçevesinde şekilleniyor; çoğulculuk ve birlikte yaşama vurgusu ise bu dil tarafından engelleniyor.
Hrant Dink Vakfı, nefret söylemiyle mücadelesine 2009 yılında “Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi” projesi ile başladı. Bu proje, Hrant Dink’in 2007 yılında Agos gazetesinin önünde katledilmesinin ardından medyada sıkça hedef gösterilmesine yanıt olarak oluşturuldu. Vakfın genel hedefleri, ayrımcılıkla mücadele etmek, ifade özgürlüğünü savunmak, birlikte yaşamı teşvik etmek ve ayrımcılığın dildeki köklerine dikkat çekerek daha pozitif bir dil geliştirilmesine katkı sağlamak olarak belirlenmiştir. Bu hedefler doğrultusunda, 2009’dan bu yana Türkiye’deki yazılı basında çeşitli kimlik gruplarına yönelik nefret ve ayrımcı söylemler düzenli olarak izlenip raporlanıyor. İzleme çalışmaları haftalık, aylık ya da tematik analizler şeklinde sunulurken, ayrımcılık döngüsü ile ilgili; tarihsel anlatılar, kültürel bağlam, politik iklim ve güncel olayların nasıl önyargıları beslediği üzerine odaklanılmaktadir. Bu önyargılar, zamanla davranış biçimlerine dönüşerek, sistematik bir eşit olmayanlık yaratmakta ve hatta zaman zaman şiddet boyutuna ulaşarak kendini tekrar etmektedir.
Bu çerçevede, 2009 yılından itibaren Türkiye genelindeki tüm ulusal gazeteler ve yaklaşık 500 yerel gazete izleniyor; nefret ve ayrımcı söylemler tespit edilip raporlanıyor. Bu çalışmalara yalnızca açık nefret söylemleri değil, aynı zamanda daha örtük biçimlerde ayrımcı mesajlar taşıyan haber örnekleri de dahil ediliyor. Daha önceden belirlenen anahtar kelimeler aracılığıyla yapılan medya taramaları nefret içeren haberleri tespit etme konusunda önemli bir rol oynuyor. Raporlar, temel olarak ulusal, etnik ve dini kimlikler üzerindeki nefret söylemine odaklanırken; kadınlara ve LGBTİ+ bireylere yönelik nefret söylemleri de analizler içersinde yer alıyor.
Yazılı medyada kullanılan dil, toplumsal ve siyasi gündeme göre değişse de, azınlık gruplara karşı yönlendirilen nefret söylemi sabit bir tutum göstermektedir. 2009-2019 yılları arasında yapılan izlemelerin sonuçları, bazı grupların Türkiye medyasında “değişmeyen ötekiler” konumuna yerleştiğini gösteriyor: Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Yunanlar, Suriyeliler ve Hristiyanlar. Bu durum, köklü bir düşmanlık algısının ve ‘tehdit’ söylemlerinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. 2014 yılında Suriye’den yaşanan kitlesel göç, Suriyelilerin hızla en çok hedef alınan topluluklar arasına girmesine sebep oldu. Bu durum, nefret söyleminin geçmiş hedeflerine yeni “ötekiler” ekleyerek genişlediğini gösteriyor. Aynı bağlamda, LGBTİ+ bireylerin de “yeni öteki” olarak inşa edilmekte ve düşmanca siyasi söylemler aracılığıyla hedef alındıkları gözlemlenmektedir. Mevcut siyasi gündem, nefret söyleminin yoğunluğunu da etkilemekte; yılbaşı kutlamaları, 24 Nisan anmaları, Kıbrıs sorunu gibi olaylar, nefret söyleminin artmasına neden olabiliyor.
Medyada nefret söyleminin biçimsel stratejisi yalnızca açık düşmanlık ifadeleriyle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda daha örtük anlatım yollarıyla da işleniyor. Bu söylemler, belirli bir kimliği hedef almanın ötesinde, toplumsal hiyerarşileri pekiştirirken farklılıkları tehdit unsuru olarak tanımlamakta. Medya izleme çalışmaları sırasında sıkça karşılaşılan bir yöntem, suçun kimliklerle ilişkilendirilmesidir. Böylece bir olay, belirli bir kimliğin karakter özelliği haline dönüşmektedir. Örneğin, “Ermeni terörü” ya da “Suriyeli suçlular” gibi haberlere yansımaktadır. Diğer bir yöntem ise ‘biz’ ve ‘onlar’ karşıtlığı oluşturulmasıdır; bu dil, Türklüğü üstün bir kimlik olarak konumlandırarak diğer grupları potansiyel tehditler olarak sunmaktadır.
Kullanılan dile bağlı olarak, haberlerde kimliklerin tanımlanmasında sık sık olumsuz sıfatlar kullanılıyor. “Azgın”, “hain”, “alçak” gibi ifadeler, toplumsal öfkeyi yönlendiren bir mekanizma olarak işlev görmekte. Özellikle kriz dönemlerinde bu etiketlemeler, mevcut düşmanlığı körükleyerek ‘tehdit’ algısını artırıyor. Buna ek olarak belirli kimlikler için tekrar eden anlatı kalıpları, önyargıları besleyici bir işlev üstleniyor. Bu tekrarlar, nefret söyleminin sürekli yeniden üretilmesine zemin hazırlarken, toplumsal bellekte “doğal” bir düşman imajı yaratıyor.
Bu yöntemler bir araya geldiğinde, özellikle “değişmeyen ötekiler” teknizasyonunun sürekli olarak nefret söyleminin hedefi haline geldiğini görmekteyiz. Kullanılan yöntemler benzer bir çerçeve oluştururken, her kimlik grubu için üretilen biçimler de kendine has farklılıklar göstermekte. Örneğin, Ermenilere, Rumlara ve Yahudilere yönelik söylemlerdeki tekrar eden örüntüler ve farklılıklar, Türkiye yazılı basınındaki genel bir “öteki” iması etrafında birleşmektedir. Bu gruplara yönelik en yaygın nefret söylemi biçimlerini incelerken, yanlış bilgilendirme, abartma ve çarpıtma gibi unsurlar belirgin hale gelmektedir. “Azgın Ermenilerden Alçak Saldırı” veya “Yobaz Yahudiler Kudurdu!” gibi başlıklar, olumsuz genellemelerle desteklenerek bu önyargıları pekiştirmektedir.
Ermeniler, “ulusal kimliğe yönelik iç ve dış tehdit” olarak tanımlanarak, orantısız bir düşmanlık ile karşılaşmakta ve Türkiye’deki milliyetçi tarih anlatısı içinde sürekli bir düşmanlık algısı oluşturulmaktadır. 24 Nisan anmaları gibi olaylar, bu olumsuz söylemi daha da güçlendirmektedir. Rumlara yönelik söylemler ise hem tarihsel anlatılardan beslenmekte hem de Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin güncel durumuyla ilgili olarak üretilmektedir. Örneğin, “Rum alçaklığına Türk duruşu” gibi başlıklar, böyle bir karşıtlık yaratmaktadır. Yahudilere yönelik nefret söylemleri ise sıfat kullanımı ve bireylerin eylemlerinin kimlikle ilişkilendirilmesi yoluyla ortaya çıkmaktadır; örneğin “Tarihi kiliseye Yahudi saldırısı” başlıklı bir haber bu duruma bir örnek teşkil etmektedir. Yanlış bilgi akışı, Yahudilere yönelik olumsuz yargıları yeniden üretmektedir. Türkiye’deki yazılı basında bu kimliklerin temsilleri benzer ayrımcı bir mantıkla şekillenmekte; ayrıca farklı siyasi ve tarihsel bağlamlarda üretilen nefret söylemleri açısından da inceleme fırsatı sunmaktadır.
Hrant Dink Vakfı’nın medya izleme çalışmaları, Türkiye’deki ulusal ve yerel gazeteleri kapsarken, Bianet’in Celal Başlangıç Barış Gazeteciliği Atölyesi kapsamında bağımsız medyadan alınan haber ve köşe yazısı örnekleri de incelenmiştir. Bağımsız medya, yazılı basına göre çoğunlukla hak temelli ve çoğulcu bir yaklaşım sergilemesine rağmen, ayrımcı söylemlerin bu kanallar üzerinden de görünür olabileceği saptanmıştır. Örtük biçimlerde pek çok ayrımcı söylemle karşılaşılabilmektedir.
İncelenen haberlerde ilk örnek, ‘bozkurt’ işareti üzerinden ifade özgürlüğü meselesini tartışıyordu. Burada, ‘bozkurt’ işareti, bir milli ifade olarak ele alınırken, işaretin kullanımı sadece tekil bir olayla kısıtlı tutulmuştu. Ayrıca, işaretin Türkiye’deki anlamına dair veriler göz ardı edilirken, bu durum olası etkilerinin “duygusal tepkiler” gibi basite indirgenmesine neden oluyordu. Hak temelli bir perspektif ile tarihsel ve kültürel bağlamların kurgulanması, nefret söylemiyle mücadelede önem kazanmaktadır. Özel olarak ‘bozkurt’ işaretinin sadece belirli bir siyasi görüşün sembolü olarak değil, Türkiye’de azınlıklara yönelik şiddet ve nefreti pekiştiren bir araç olarak tartışılması gerektiği, atölyede altı çizilmiştir.
İkincil örnek ise Karabağ Savaşı’na dair gelişmeleri içeren bir haberdir. Bu haberde örtük ayrımcı söylemler gözlemlenmiştir; resmi tarih anlatılarına yaslanan bir dil kullanılırken, savaşın halklar üzerindeki etkileri göz ardı edilmiştir. Haberde, Türkiye’deki toplumsal kutuplaşmanın derinleşme tehlikesine değinilmemekte; Azerbaycan ve Ermenistan ile ilgili asimetrik bir dil kullanarak Ermenistan için ‘işgal’ ifadesine işaret edilmektedir.
Atölye kapsamında ele alınan bir köşe yazısının başlığı “Gücümüz Ermenilere mi yetmiş?” şeklindedir. Bu yazıda, ayrımcı söylemin farklı açıların haberlerde ve köşe yazılarında nasıl ortaya çıktığı tartışılmıştır. DSon yıllarda en sert söylemlerin köşe yazılarına taşındığı belirtilmiştir. Yazıda, başlık yoluyla Türklüğün bir üst kimlik olarak tanımlandığı ve ‘biz’ ve ‘onlar’ ikiliğinin yaratıldığı üzerinde durulmuştur. Aynı zamanda, köşe yazısında Ermeni toplumunun anma hakkı veya kültürel miras taleplerine yer verilmediği vurgulanmıştır.
“Gayrimüslim azınlıklarımız” başlıklı başka bir köşe yazısında ise ayrımcı dilin farklı kurgulama şekilleri ele alınmıştır. Nefret söylemi, her zaman doğrudan olumsuz ifadelerle karşımıza çıkmayabiliyor; bu yazıda “azınlıklarımız” ifadesiyle azınlıklar eşit özne olarak görülmekten çıkartılırken, bir üst kimliğin gözetimi vurgulanmıştır. Bu tür açıklamalar, çoğulculuktan uzak bir ele alış ile mevcut biz ve onlar karşıtlığını pekiştirmektedir. Bu başlık, ayrıca kimlikleri homojenleştirirken, yapısal ayrımcılığı gizleyen bir işlev de görmektedir.
Tüm bu gözlemler, bağımsız medyanın da nefret söylemi ve ayrımcı dile karşı tamamen bağışık olmadığını göstermektedir. Yazılı basında gözlemlediğimiz saldırgan dildense, bağımsız medya daha örtük biçimlerde ayrımcı söylemlerle karşılaşmaktadır; ek olarak azınlık temsil çalışmaları yetersiz kalmaktadır. Nefret söylemiyle başa çıkmak için insan hakları perspektifini ana yaklaşım olarak benimsemek, çeşitlilik ve kapsayıcılığı ön planda tutmak ve bir arada yaşam anlayışını desteklemek kritik öneme sahiptir.
[1] Hrant Dink Vakfı. Yeni Bir Söylem Eğitim Kitapçığı. https://hrantdink.org/tr/asulis/yayinlar/286-egitim-kitapciklari/3456-egitim-kitapcigi
IPS İletişim Vakfı ve Civil Rights Defenders işbirliğiyle 5-6 Eylül 2025 tarihlerinde gerçekleştirilen Celal Başlangıç Barış Gazeteciliği Atölyesi, gazeteciliğin barış sürecindeki rolünü tartışmak, medya temsil sorunları, çeşitlilik ve çoğulculuk konularını ele almak amacıyla düzenlenmiştir. Mülteciler, LGBTİ+ bireyler, Lozan azınlıkları ve Roman topluluklarının medyadaki temsilleri derinlemesine incelenmiş; Celal Başlangıç’ın gazetecilik mirası ve Türkiye ile Ortadoğu bağlamındaki barış süreçleri değerlendirilmektedir. Atölye, Türkiye’deki barış gazeteciliği imkanlarını tartışmaya açan önemli bir platform olmuştur.
(HDV/Mİ)
“`